depremler ve faylar
20/3/2009
Depremler ve Faylar
Hareket eden levhalar birbirleri üzerine kuvvet uygularlar. Bu kuvvet yerkabuğundaki kayaçların direnç göstermesi yüzünden belli bölgelerde enerji birikimine yol açar. Bu enerji, kayaçların kırılma sınırını aştığı anda da kırılma (faylanma) olur ve biriken enerji açığa çıkar. Levha hareketleri yüzünden birikmiş gerilme enerjisinin aniden boşalmasına deprem diyoruz. (Ayrıca aktif volkanların içindeki hareketlilik nedeniyle oluşan ve yapıları farklı olan küçük depremler de vardır.) 
Normal Fay

Ters Fay

Doğrultu Atımlı Faylar

Çöküntü (Graben): İki normal faylanma arasındaki bloğun çökmesi sonucu oluşur

Yükselti (Horst): İki normal faylanma arasında yüksekte kalan bloğa denir
Deprem sırasında açığa çıkan enerji, ses veya su dalgalarına benzeyen ve sismik dalgalar adı verilen dalgalar ile yayılır. Bu dalgalardan Cisim Dalgaları, P dalgaları ve S dalgaları olarak ikiye ayrılır. P dalgaları, en hızlı yayılan bu yüzden deprem kayıt aletlerinde (sismograf) en önce görülen dalgalardır. P dalgalarında, titreşim hareketi yayılma doğrultusu ile aynıdır. Daha yavaş yayılan S dalgaları, kayıt aletlerinde ikincil olarak görülen ve titreşim hareketi yayılma doğrultusuna dik olan dalgalardır. S dalgaları sıvı içinde yayılamazlar. Yüzey Dalgaları ise Cisim Dalgaları’na göre daha yavaş yayılırlar ancak genlikleri daha büyüktür. Hızı daha fazla olan Love ve genliği daha büyük olan Rayleigh dalgaları olarak ikiye ayrılırlar. Yapılarda yıkıma yol açan dalgalar S dalgaları ile yüzey dalgalarıdır. 

P Dalgaları

S Dalgaları

Love Dalgaları

Rayleigh Dalgaları

Depremler çok değişik derinliklerde oluşabilir. 0-60 km. arası derinliklerde oluşanlar, sığ depremler olarak adlandırılır ve genelde kıtasal alanlarda (örn. Türkiye) meydana gelir. 60-300 km. derinliklerde oluşanlar, orta derinlikli depremler adıyla anılır ve bir levhanın diğer bir levha altına daldığı bölgelerde (örn. Japonya, Şili) görülür. Derin depremler ise yine aynı bölgelerde levhanın dalan ucunda 300-700 km. derinliklerde oluşan depremlerdir.
Depremlerin büyüklüğü (magnitude) ve şiddeti (intensity) genellikle birbirine karıştırılan iki kavramdır. Büyüklük, deprem sırasında boşalan enerji ile ilişkili bir değerdir ve aletsel olarak ölçülür. Şiddet ise deprem bölgesindeki hasara göre belirlenen göreceli bir değerdir. Büyüklük, deprem kayıt aletlerinde kaydedilen dalga genliğinin logaritmasını içeren bir bağıntı sonucunda, Charles Richter’in geliştirdiği ve Richter Ölçeği denilen bir cetvele göre hesaplanır. Logaritmik olduğu için büyüklükteki 1 birim artış, yer hareketlerinde 10 katlık fark yapmaktadır. Günümüzde birkaç değişik büyüklük hesabı yapılmaktadır.
Ml - Lokal Büyüklük: Richter’in orijinal bağıntısına göre hesaplanır. Sığ, yakın ve küçük depremler için kullanılır.
Mb - Cisim Dalgası Büyüklüğü: P dalgalarının genliği baz alınarak hesaplanır.
Ms- Yüzey Dalgası Büyüklüğü: Yüzey dalgalarının genliği baz alınarak hesaplanır.
Md - Süre Büyüklüğü: Çok küçük ve yakın depremlerin süresi kullanılarak hesaplanır.
Mw - Moment Büyüklüğü: Açığa çıkan enerjinin sismik momenti baz alınarak hesaplanır.
17 Ağustos depreminden sonra Türkiye ve Türkiye dışı merkezlerden alınan büyüklük değerlerinin farklı olmasının nedenlerinin başında bu hesaplama farklılıkları geliyor. Büyüklük belirtilirken hesaplama türü de belirtilirse karışıklık ortadan kalkacaktır.
Deprem sırasında yer yüzeyinde de çeşitli değişimler gözlenir:
Yüzey Kırıkları: Deprem odağı eğer yüzeye yakınsa yüzeyde de kırılmalar görülür.
Heyelanlar, Çökmeler: Sağlam olmayan zeminlerde, sismik dalgalar nedeniyle toprak hareket eder.
Çamur Akıntıları: Yeraltı sularının harekete geçmesiyle oluşur.
Zemin Sıvılaşması: Suya doygun zeminler sismik dalgalar nedeniyle sıvı gibi davranır. Tsunamiler: Okyanus kıyılarında dev deniz dalgaları oluşur.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
deprem
17/3/2009
Deprem Ağır Hasar Mevkilerinin Saptanması ve Kent Planlamasındaki Önemi
D.Ali Keçeli
Prof.Dr., İzmit Büyükşehir Belediyesi Danışmanı Mustafa Cevher
Jeofizik Mühendisi, İzmit Büyükşehir Belediyesi,
Zemin ve Deprem İnceleme Müdürü
Fügen Avdan
Mimar-Mühendis, İzmit Büyükşehir Belediyesi,
İ
1999 Marmara Depremi’nde en çok hasar gören kentlerden biri olan İzmit’te, Büyükşehir Belediyesi uzmanları, edindikleri deneyimler doğrultusunda yaptıkları çalışmaların kent planlaması için önemli olan noktalarına değiniyorlar. “Bölgesel bazda makro bölgelendirme” çalışmasıyla en az 100 metre, “ada veya parsel bazında lokal mikro bölgelendirme”de ise en az 30 metre yeraltı derinliğine kadar araştırma yapılması gerektiğini; tek noktadaki 10-15 metrelik sığ derinlikli zemin etütlerinin ağır hasar mevkilerini önceden belirleyemeyeceğini; dolayısıyla önemli tehlikeler oluştuğunu belirtiyorlar.
Depremlerde, aynı özellikli yapılarda bile zeminin belirli mevkilerinde ağır hasarlar meydana gelirken, hasar olması gereken mevkilerde daha az hasar görülmekte veya hiç hasar meydana gelmemektedir. Dikkat çekici bu özellik üzerine 20 yıldır araştırmalar yapan bilim adamları, ağır hasar mevkilerinin yeriçi yapısal özelliklerinin deprem şiddetini ve müddetini büyütmesinden kaynaklandığı ve ağır hasar mevkilerini önceden belirlemek için büyük bir deprem beklemeye gerek olmadığı sonucuna varmışlardır. Türkiye bu tür çalışmalara ilgisiz kaldığı için en çok can ve mal kaybına uğrayan ülkeler arasında yer almaktadır. Ağır hasar olabilecek mevkilerin önceden saptanmasının amacı, belirlenecek mevkilerdeki mühendislik yapılarının güçlendirilmesine öncelik verilerek deprem tehlikesi azaltma çalışmalarındaki büyük maliyetleri aşağı çekmek, en önemlisi can ve mal kayıplarını önlemektir. Bu hususun İstanbul için hayati önem taşıdığı aşikardır. Kent planlaması yönünden yararı ise, önceden belirlenen olası ağır hasar mevkilerinin yeşil alan olarak, önemli ve yüksek binaların daha güvenli zeminlere göre planlanmalarını sağlamaktır.
Yurtdışı Uygulamalar
Alvarez, 1985 Mexico City depreminde deprem üstünden 400 km. uzaktaki şehrin merkezinde, 2 metre eninde 1,5 km. uzunluğundaki zeminin çökmesiyle ağır hasar kuşağının meydana gelmesini, sismik dalganın yeriçindeki kireçtaşı ortasında düşük hız zonunda ardışık yansımaların meydana gelmesini ve şehir merkezinin altında derin bir kanyonun varlığını jeofizik yöntemlerden gravite, yerelektrik ve sismik uygulamalarla açıklamıştır.(1) Louie ve diğerleri, 1998 gravite ile Nevada deprem bölgesini (2), sismik analizle Kobe depremini (3), 1994 Northridge ve 1995 Kobe depremlerini ve diğer birçok depremlere uygulanan teknikleri ayrı ayrı tartışmışlardır.(4) Ağır hasar mevkilerinin tabankaya topografyasının yeriçi geometrik etkileriyle gelişen sismik dalga odaklanması ve yüzey dalgaların deprem şiddetini büyütmesi ayrıca müddetini uzatmasıyla meydana geldiği sonucuna varmışlardır. Jozef ve diğer bilim adamları, ortak görüş olarak, büyük genlikli olan yüzey dalgaları 30 metre derinliklere kadar meydana gelebildiğinden, inşaat zemin etütlerinde en az 30 metre derinliğe kadar yerel yanıt incelemesinin yapılması gereğini ifade etmektedirler.(5) Telford’un sismik dalgalara geometrik etkilerin gösterimi deprem dalgaları için Şekil 1.’deki gibi düzenlenebilir.(6)
Şekil 1.(a) Fay ve sert kayalardan yansıyan kırılmalar; (b) Ardışık yansıyan kırılma; (c) Yanal yansıyan kırılma (düzlem görünüş). (7)
ABD “Deprem Tehlikeleri İndirgeme Milli Programı” (NEHRP) stratejisi ile, Türkiye’deki MTA kurumuna benzer bir kuruluş olarak Jeolojik Etüdler Kurumu olan Geological Survey’e (USGS) verilen 14 Mart 1994 tarihli dokümandaki görevler Tablo 1.’deki gibi sıralanmıştır.(8)
GÖREV AÇIKLAMA
1 j-jf Zemin deformasyonları ve lokal zemin büyütmesini gösteren GIS (Geographic Information Systems) tehlike haritaları geliştirilmesi.
2 j-jf Depremden bozulabilir verileri toplamak için hemen sismolojik, geodetik ve jeolojik arazi çalışması sağlanması.
3 Hasar ve şiddet sayısal envanteri organize edilmesi.
4 j-jf Bölgesel fay yapılarını aydınlatmak için jeofizik ve jeolojik incelemelerin yapılması.
5 j-jf Zemin yırtılma işlevinin detaylarının incelenmesi.
6 jf Sismograf kayıtlarındaki zemin ve sismik dalga yayılma yolunun etkilerinden ileri gelen deprem kaynağı farklılıklarının açıklanması.
7 j-jf Havzadaki depremlerin tekrarlanmasını anlamak için jeolojik ve jeofizik verilerin toplanması ve analiz edilmesi.
8 j-jf GPS (Global Positioning System) gibi geodetik arazi ölçümlerle değişimleri ve havzanın 3 boyutlu karakterinin analiz edilmesi.
9 jf Daha çok artçı şok kaydetmek için geniş bir bant ve sismograf ağı geliştirilmesi.
10 jf Sedimanter havza tarafından meydana getirilen sarsılma büyütmesinin sistematik incelenmesi.
11 jf Deprem bölgesindeki havzaların jeolojik yapılarının durumlarının detaylı sismik deneylerle incelenmesi.
12 jf Küçük küçük bölgelerde sismik dalgaların lokal zemin etkilerinin incelenmesi.
13 jf Sığ derinlikli sismik kayma dalgası hız ölçümleri ile lokal zemin etkilerinin sınıflandırılması.
14 jf Yer hareketinin nonlineer büyütmesinin incelenmesi ve karakterize edilmesi.
15 jf Yüksek genlikli sarsılma sebeplerinin incelenmesi.
16 jf-jt Çöken zeminlerdeki lokal zemin büyütme etkilerinin incelenmesi.
17 j-jf-jt Can kayıplarında zemin deformasyonu rolünün değerlendirilmesi.
18 jf Senaryo depremlerden zemin davranışlarının gerçeğe uygun hikayelerinin ortaya çıkarılması.
19 j-jf-jt Lokal zemin yanıt haritasının yapılması.
20 j-jf-jt Bölgesel sismik tehlikelerin haritasının yapılması.
21 j-jt Hasarlı yapılarda sarsılma ve deformasyon saptamak için koordineli jeolojik ve jeoteknik incelemelerin yapılması.
22 jf Deprem kaynağı ve sismik dalga yayılma ve lokal zemin etkileri cinsinden yer sarsılmasının değişiminin saptanması
23 j Topografik eğimin etkisinin değerlendirilmesi.
24 j-jf-jt Potansiyel zemin sıvılaşması değerlendirme yöntemleri için zeminin yer değiştirme ve sıvılaşmasının incelenmesi.
25 jt Zemin iyileştirme tekniklerinin kullanıldığı yerlerin incelenmesi.
26 jf-jt Binalardaki büyük hareketleri yaratan zemin davranışlarının incelenmesi.
27 jt Belirlenen binaların dinamik davranış ve performansının incelenmesi.
28 Kayıp-tahmin metodolojisini desteklemek için verilerin temini.
29 jf-jt Deprem etkilerinin sismik tehlike ve risk haritalarını nasıl etkilediğinin saptanması.
30 Depremde yaralanma ve hasar örneklerinin araştırılması.
31 Depremde kayıpları tahmin için ekonometrik model uygulanması.
32 Bölgesel deprem raporuna verilerin ilavesi.
33 Deprem riski azaltma çalışmalarına teşviklerin incelenmesi.
34 Elde edilen Bilgilerin yaygınlaşması için çalışmaların yapılması.
35 Sismik tehlikedeki diğer bölgelere elde edilen deneyimlerden dokümanlar geliştirilmesi.
Tablo 1. İlgili uzmanlık alanları: J: jeoloji, Jf: jeofizik, Jt: jeoteknik kısaltmaları, tabloya yazar tarafından eklenmiştir.
USGS bilim adamlarının NEHRP tarafından verilen bu görev üzerine Los Angeles bölgesinde 1971 San Fernando, 1987 Whitttier Narrows, 1989 Sierra Madre ve 1994 Northridge gibi dört büyük deprem sarsıntısı yerel yanıt faktörlerinin uygulamalı araştırmalarından çıkardıkları sonuç ve dersler şunlardır: (9)
1. Gevşek jeolojik koşullar sismik dalga genliğini büyütmektedir. Gevşek birimler sıkı ve sert kayalara göre daha çok sarsılmaktadır. Küçük kayma dalgası hızına sahip bölgeler genel olarak daha büyük hasara sebep olan zemin sarsıntısını büyütebilmektedir. Bununla beraber, bu basit bağlantı potansiyel olarak tehlikeli yerel yanıtlar ile uyumlu olmayabiliyor.
2. Sedimanter havza ve altındaki sert kaya arasındaki kıvrımlı yüzey topografyası yeryüzünde birkaç yüz metrelik mesafede 2-3 kat ivme büyümesine sebep olan bir mercek gibi hareket edebilmektedir. Böylece taban kayanın konkav topografyası sismik dalga odaklanması ile ağır hasarlı bölgeleri, konveks topografyası sismik dalgaları saçarak hasarsız bölgeleri meydana getirmede büyük rol oynamaktadır.
3. Derinden yukarı doğru gelen sismik dalgalar derin jeolojik ara yüzeylerdeki düzensizlik tarafından sınırlandırılır ve enerjileri belirli alanlarda odaklanır ve diğer yerlerde defoküsün olur. Dalgalar havzaların köşeleri boyunca kapanlanır veya havzada yüzey dalgaları olarak yayılacak şekilde yansırlar. Bu etkiler belirli mevkilerdeki hasarların sebeplerinden bazısını teşkil eder.
4. Havza geometrisi ile kayma dalgası girişimleri tarafından meydana gelen yüzey dalgaları sarsma müddetini artırmaktadır. Yeryüzünden 100 metreden daha derindeki jeolojik yapılar yerel yanıta önemli etkileri olabilmektedir.
5. Zemin sıvılaşması, yeraltı suyuna doygun gevşek silt, kum ve çakıl ortamları deprem sarsıntısında birbirleriyle temas ve sürtünmelerini kaybedecek şekilde askıda kalabilirler. Bu durumda böyle bir zemin mukavemetini kaybeder ve herhangi bir yük taşıyamaz.
6. Küçük tepe veya yamaçlar topografik büyütmeye sebep olabilmektedir. En şiddetli topografik etkiler büyük yamaç tarafında daha küçük kıvrımlarla ilgili olmaktadır.
7. Büyük depremlerde gevşek zeminlerdeki nonlineer davranış yüksek frekanslardaki sarsma şiddetini filtre özelliği göstererek azaltabilmektedir.
Ayrıca, Euroseisrisk projesi havza ve lokal etkilerin saptanmasında jeofizik yöntemlerle, jeoelektrik ve sismik tomografi ile, havzaların üç boyutlu modellerinin kuramsal ve uygulamalı tekniklerle elde edilmesini ön görmektedir.(10)
Özet olarak, deprem enerjisinin yayılması, yayıldığı ortamdaki jeolojik birimlerin türüne değil sismik hızlarına bağlıdır. Depremin yeryüzünde yaratacağı hasar mevkilerini tahmin için sismik dalgaların yer içinde yayılacağı ortamın sismik hız modelinin elde edilmesi gerekmektedir. Bunun için yeriçi jeolojik birimlerin sismik hızlarının saptanması gerekmektedir. Ancak geniş etüt alanlarının üç boyutlu hız modelini elde etmek çok pahalı ve çalışma şartlarının kısıtlı olmasından dolayı, zaman ve finansman kazancı sağlamak amacıyla, sırasıyla: 1. Gravite yöntemi (kütle çekimi); 2. Mikrotremor; 3. Yerelektirik; 4. Sismik sondajları; 5. Jeolojik ve Jeofizik yorum kullanılır. Elde edilen hız modelinde farklı deprem odak noktalarına göre hangi mevkilerin risk altında olacağı önceden makro bölgelendirme ve sismik simülasyonu ile belirlenmeye çalışılır.
Türkiye’de Deprem Zemin Etütleri
Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik’te, ne yazık ki, halkın oturacağı konutlar için zemin etüdü zorunluluğu yoktur.(11) İmar plan revizyonları için yapılan ve Afet İşleri Genel Müdürlüğü onaylı zemin araştırması yerleşime uygunluk raporlarının içerdiği özellikler genel olarak: 1. Zemin sıklığı; 2. Zemin türü; 3. Zeminin yeryüzü topografik eğimi; 4. Zemin sıvılaşması; 5. Zemin hakim periyodu; 6. Zeminin taşıma kapasitesi özellikleridir. Bu özellikler 10-15 metrelik tek nokta sığ derinliklerin özelliklerini içermekte olduğundan, zemin etüt raporları ağır hasar mevkilerini belirlemede yetersiz olmaktadır. Anılan özellikler deprem zemin etüdünün olmazsa olmaz koşullarından olmakla beraber, esas olmazsa olmaz koşul, ağır hasar mevkilerinin önceden saptanmasıdır. Nitekim Kocaeli, Avcılar ve Küçükçekmece’de yerleşime uygun tanımlanan mevkilerde ağır hasarlar, yerleşime uygunsuz tanımlanan mevkilerde hiçbir hasar meydana gelmediği görülmektedir. Sığ derinlikli araştırmalardan dolayı, deprem hasarlarının nedenlerini açıklamakta birçok belirsizlikler ortaya çıkmakta, çelişkili açıklamalar yapılmakta ve tutarsız raporlar yazılmaktadır. Olası ağır hasar mevkileri önceden belirlenmeyen mevkilerde yapılmış veya yapılmakta olan zemin etütleri hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Bu bakımdan, uygulanması sakıncalı mevzuat yeniden düzenlenmelidir. Keza eğitim ve öğretiminde deprem bilgisi almayan jeoloji, mimar ve inşaat mühendisleri deprem zemin etütleri hakkında bilgilendirilmelidir.
İzmit Büyükşehir Belediye Sınırlarında Uygulamalar
1999 depremi doğal afetler konusunda birçok dersler çıkarmamızı sağlamıştır. Şüphesiz ki doğanın depremlerde meydana getirdiği hasar derecesi zemin koşullarını yansıtmada en sağlıklı verilerdir. Bu görüşle, İzmit Büyükşehir Belediyesi sınırlarında yaptırılan yerleşime uygunluk haritaları ile hasar dağılım haritalarının karşılaştırması yapılmıştır.(7) Ağır hasarların yerleşime uygun tanımlanan bölgelerin belirli mevkilerinde yoğun olması ve uygun olmayan bölgelerde hasar olmaması durumuna açıklık getirmek amacıyla, ilk kez İzmit Büyükşehir Belediyesi tarafından söz konusu belirsizliklerin yurtdışında uygulanan, yukarıda bahsedilen yöntemlerle tabankaya topografyasının incelenmesi gerekli görülmüştür.
Yeryüzündeki alüvyonun altında yüksek sismik hıza sahip tabankaya topografyasını saptamak amacıyla Yahyakaptan’dan Şirintepe’ye kadar yaklaşık 11 km.lik bir profilde yedi ayrı noktada 200-350 metre derinliklerden yanıt alacak şekilde yerelektrik sondajları yapılmıştır. Şekil-2 gömülü vadileri içeren düşey kesiti göstermektedir.
Şekil 2. İzmit Büyükşehir Belediyesi Yahyakaptan-Şirintepe arasında yerelektrik sondajlardan elde edilen özdirenç ve jeolojik yoruma ait düşey kesiti.(7)
Gravite yöntemini Türkiye’de ilk kez Adapazarı’nda Japonlar uygulamış ve ağır hasar mevkilerinde gömülü vadi bulunmuştur.(12) Belediye olarak, gravite etüdü ilk kez İzmit Büyükşehir Belediyesi tarafından MTA Genel Müdürlüğü’ne yaptırılmıştır.(13) Şekil 3., 50 metre civarında aralıklarla 800 noktada alınan gravite ölçü verileri analizinden elde edilen üç boyutlu gravite derinlik haritasını ve üzerindeki koyu kırmızı işaretler 1999 depremi hasar dağılımını göstermektedir.
Şekil 3. Yahyakaptan-Şirintepe arasında gravite verilerinden elde edilen Tabankaya Topografyası derinlikleri.(13)
Ağır hasar mevkileri kalın ve gevşek alüvyon ile tabankaya topografyası az eğimli alüvyon üzerinde meydana gelmezken, USGS araştırma sonuçlarındaki gibi, tabankaya topografyasının 40 metre civarındaki derinlikler üzerinde gömülü çukurlukların kenarlarındaki dik yamaç önlerinde gelişen sismik odaklanma ve yüzey dalgalar sonucu meydana geldiği anlaşılmaktadır.
Şekil 4. Cumhuriyet ve Yenidoğan mahallelerinde ağır hasarlara sebep olan sismik odaklanma taslak modeli.(7)
Şekil 5. Yerleşime uygun belirlenen Gündoğdu Köyü’nde sismik dalgaların kanalize olmasının taslak modeli.(7)
Sonuç
Sonuç olarak, ülkemizin jeolojik yapısı çok karmaşık olduğundan deprem etkilerinde daha çok önem arz etmesi sebebiyle, mimar ve inşaat mühendislerinin gerek sağlıklı kent planlamalarında ve gerekse güvenli mühendislik yapıları inşasında sorumlulukları kapsamındaki zemin etüt raporlarında dikkat etmeleri gereken hayati önem taşıyan olmazsa olmaz koşullar aşağıdaki gibi özetlenebilir:
A) Bölgesel Bazda Makro Bölgelendirme:
1. En az 100 metre derinliğe kadar araştırmalar yapılarak tabankaya topografyası saptanması; 2. Üç boyutlu sismik hız modelinin elde edilmesi gerekmektedir.
B) Ada veya Parsel Bazında Lokal Mikro Bölgelendirme:
1. En az 30 metre derinliğe kadar araştırmalar yapılması;
2. Zeminin düşey-yanal değişimlerin saptanması;
3. Kayaçların sismik hızları ve dinamik parametrelerinin mutlaka yerinde saptanması gerekmektedir.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
osmanlı su mimarisi
17/3/2009
Suların zamanla, insan topluluklarının artması derecesinde önemi de artmış ve değişmiştir. Kıyılarında gölgeli yeşillikler, geniş ekin tarlaları yetiştiren sular, yalnız ekini yeşerten bir âmil olmakla kalmamış, ayrıca muhtelif kavimlerin birbirleriyle temaslarında, mal alışverişlerinde kısa ve rahat bir yol olmuş ve bu suretle sivilizasyonların yayılmasını, birbiri üzerinde etkili olmasını da temin etmiştir. Burada suların milletlerin hayatında oynayabileceği rolleri çeşitlendirmeden kaçınarak suyun yalnız susuzluğu gideren ve dinî ihtiyaçları karşılıyan bir madde olarak gözönüne alındığı devirleri hatırlarsak onun bir «azîz» gibi takdis edildiğini görürüz. Bir yere su getirmek, bir çeşme kurmak, doğuda ve batıda bir sevab olmuş, bu yolda yapılan tesisler o devirlerin en güzel ve zarif sanat âbidelerini teşkil etmiştir. Şarkta, din suyu daha kıymetlendiriyordu. Bilhassa asırlarca İslâm dinini himaye ve intişarında büyük fedakârlık ve hizmetleri görülen Türklerde su tesisleri sanat ve mimarîlerinde çok önemli bir yer almıştır. Selçuk Sultanlarından ve Anadolu Türk Beylerinden günümüze kadar çok azı tamamen harap olmadan kalabilmiş üstü işlemeli o zarif çeşmeler, o güzel hamamlar bunların birer uzak hâtırasıdır. Selçuk, İran, Bizans gibi civar hükümetlerin sanat ve mimarî görüşlerinin tesirine rağmen kendine has bir tarz, bir üslûp almış olan Osmanlı Türklerinin sanat ve mimarîsinde ise su tesislerinin de kendine mahsus başkalıklarla ortaya çıktığı görülür.
Fakat şunu da işaret etmek lâzımdır ki, bugüne kadar Türk sanatının etüdünde bilhassa, dini mimari konuyu teşkil etmiş ve bu yolda yabancı bilginlerin de çok sayıda kıymetli eserleri yayımlanmıştır.
Yapının gördüğü hizmete göre dinî, sivil ve askerî olarak üçe ayrılan mimarîden Türk dini mimarîsi üzerindeki tetkiklerin zenginliğine karşılık, sivil ve askerî mimarî ve bu arada çeşme, sebil ve saire gibi su tesislerine ait eserler, genel ve kısa bir görüş çerçevesinde sınırlı bir saha içinde kalmıştır. Dinî mimarîde camilere ait bu etüdlerin çokluğuna rağmen, diğer mevzuların nispet işin güçlüğünden ziyade dokümanların azlığı belki de âmil olmuştur. Aynı zamanda Türk mabedlerinin her birinin kendine mahsur ihtişamlı hususiyeti ve güzelliği belki de kendileri üzerinde daha fazla dikkati toplamıştır. Hakikaten Osmanlı Türklerinin mabed mimarîsinin Selçuk ve Anadolu mimarîsi fevkine çıktığı ve bir devrede de dünya sanat ve yapı varlığına tefevvuk ederek Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet vesairesi ile bir millet için yalnız ebedî bir iftihar âbidesi değil, o milletin medeniyet seviyesinde ne kadar yükselmiş olduğunu gösteren âbideler halinde tecelli ettiği de görülür.
Türk sanatının zamanla değişen Bursa, Klâsik, Teceddüt, Lâle ve nihayet Barok, Ampir tarzlarına ait empirmeler bütün bu eserler üzerinde de esaslı birer kaide olarak müşahede olunur.
Aynı zamanda camiin yapısındaki mimarî tarzına bütün müştemilâtı ve bu arada su tesisleri de aynı üslûba uyar.
Bu seyir üzerinden Bursa'da daha Sultan Orhan zamanında başlayan dinî inşaatın içinde yer alan su tesislerini Edirne'de daha ilerlemiş bir şekil aldığı, İstanbul'da ise büyük bir gelişmeye uğrayarak âbideleştiği görülür. Bütün bu sanat eserlerinin mermer cepheleri üzerinde Bursa devrinin, Klâsik devrin, yenilik Lâle devrinin, Barok ve Ampir devirlerinin ve nihayet Uyanış devrinin sanatkârının ağır üslûbu, aydınlıkları, çiçekleri, münhanileri, girift hatları, sadelikleri devirlerinin kendilerine has ihtisasları halinde bulmak kabildir.
Türklerde insan şeklinin dinî telâkkiler dolayısiyle sanat eserleri üzerinde yer almamasına karşılık, zarif kıvrımların, ince ve cazip şekilli çiçek ve yemişlerin, çeşme, sebil ve şadırvanların mermerleri üzerinde güzel şekilleriyle yaraşacakları en uygun sahayı buldukları görülür.
Türklerde batıya nazaran ayrı bir güzellik ve bilgide fevkalâde terakki ve inkişaf göstermiş bu sanatın, bu mimarînin su ızgaraları, su bendleri, havuzları, su terazileri, kemerleri, künkleri, sebilleri, şadırvanları, çeşmeleri ve dünya üzerinde ilk defa kurulmuş bütün bu tesislere bakan teşkilât ve kadroları ile Türk sanatının sivil mimarî bahsinin içinde kısaca etüd edilmesini doğru ve muvafık olarak görmüyoruz. Bu kadar geniş, bu kadar kendine has bir sanat inceliği ve bilgisiyle temayüz ve şahsiyet kesbetmiş bu bahisleri "Türk Su Mimarîsi» namı altında, bütün detaylarıyla bir araya toplayarak ayrı bir ilim, bir sians olarak mütalâa edilmesini temenni ediyoruz. Bu düşüncelerimi Osmanlı Türklerinin kaç yüz yıl evvel çağdaş dünya milletlerine nazaran çok tekâmül ve terakki etmiş su mimarîsinden Türk sanatının o zengin ve geniş şapitrilerini «İstanbul Suları» kitabım da tebarüz ettirir.
Sultan Orhan Bursa'da dinî ve sosyal yapılarını kurdururken aynı zamanda, tepeleri sisli yemyeşil vadilerden sular toplayarak künkler, galeriler içinde şehire getirerek çeşmelerinden akıttırmıştı. Osmanlı Türklerinin yeni yapıları kurdukları devletin tazeliği kadar bir yenilikle civar şehirlerin binalarından ayrıldığı gibi, su tesislerinde de değişiklikler görülüyordu.
Bunlar asırlardan beri devam eden Selçuk Sultanlarının revnaklı ve gelirli günlerinin süslü yapıları karşısında vakur ve asil bir sadeliğin güzelliği içinde âdeta sedef gibi parlıyordu. Sular ise bütün bu mermer tesisleri süslüyordu. II. Murat o güzel camisile beraber yanında «bah-çe-i lâtifim» dediği büyük bir bahçe tanzim ettirmişti. Bu bahçenin geniş yeşilliklerle sayedar serinlikleri içinde suları billûrlaşan mermer güzel bir havuz bulunuyordu.
Suyu Osmanlı Türkleri mabedlerinin içine de almışlardı. I. Murat zamanında başlanmış ve Yıldırım devrinde tamamlanmış Ulu Cami'nin kubbesi altındaki büyük mermer havuz, kendini saran ulûhîyet havası içinde günün loş aydınlıklarının süzüntüsünde oymalı fıskiyelerinden dökülen sularla yaprakları gecelerin nemile ıslanmış iri beyaz bir çiçek gibi, nice yüzyıllardan beri durmaktadır. I. Mehmet'in Yeşil Cami'sinde fıskiyeli mermer havuzun günün aydınlıklarından içeri süzülen donuk akislerle koyu nefti gölgelerin titreşen hüznü içinde iri fakfur bir kâse gibi şeffaflaşıp esirleştiği görülür.
Muhitin tesiri altında daha incelenen Marmaranın ziyadar parlak denizi sahillerinde daha sade bir güzellik ve incelik alan Türk sanatkârının âbideleri, civarın yeşil ve ruhanî faniliğinde beyaz bir buhar bulutu içinde değişerek köşeli bir billur gibi şekiller almıştır. İklim, esen rüzgârlar, akan sular, parlak renkler, bu insanların kurduğu kubbeyi daha sedefleştirmiş taş ve mermere, çevresinde akan suların parlak keskin çizgilerini vermiştir.
Bursa Osmanlı Türklerinin elinde çeşmeleri, hamamları, kaplıcaları ile daha o zamanlar bir su şehri olmuştu. Şükrullah Bursa'yı o senelerde şöyle över:
"Şu Bursa'nın her şeyi; suyu, taşı, toprağı
Mis gibi bir sücüdür ve bulunmaz bir cevher.
İyilerin durağı, bilgi, altın, kaynağı,
Yalnızlar sığınağı, Tanrının baktığı yer."
Bu arada civarın göğnü ve gözü dinlendiren bir deniz gibi engin yeşil vadileri bağların, bahçelerin her tarafını küme küme, yığın yığın ağaçlarının zümrütlüğü, Türk sanatkârına kurduğu din âbidelerinin içini atlas bir kumaş gibi kaplıyan ve hiçbir yerde bu kadar zarifi ve bu kadar nefisi görülemeyen yemyeşil çiniler yarattırmıştı.
Edirne'nin Türklerin başşehri olması, Bursa'yı kıskandıramadı. Meriç kıyıları, bahçeleri, camileri, sarayları, hamamları, köprüleri ve su kuleleriyle ne olursa olsun, daima büyük bir serhad şehri olarak kaldı. Hattâ Sinan'ın büyük şaheserine kavuştuğu günlerde bile yine bir serhad şehirliğinden kurtulamadı. Balkanların siyah çamlarla örtülü dar yollarına düşen, Tuna'nın sazlıkları arasında akıp giden solgun sularının uzak kıyılarında çadır kuran Türk bahadırları için Edirne, camilerinin minareleri arkada bırakılan ufuk üzerinde kaybolan siluetleri ile, gurbet başlangıcı olarak kaldı. Böyle olmakla beraber Edirne'nin de güzel yılları oldu.
Fakat ne yazık ki o Yeni Saray'dan, o Kum Kasrı'ndan, o Adalet Kasrı'ndan, o Cihannüma'smdan şimdi artık bir yığın taştan başka bir hâtıra kalmadı.
Biz bunları burada unutarak, Osmanlı Türkleriyle gelip İstanbul'un kapılarını açacağız: Bu açılan kapının arkasında Bizans'ın duman ve toz tüten harabeleri üzerinde renkler, yaldızlar içinde, masalların bir şark şehrinin füsunlu, güneşli, parlak bir vadisinden camileri, sarayları, konakları, çeşmeleri, hamamlariyle büyük bir medeniyetin sabahının doğuşunu seyredeceğiz. Fatih'in İstanbul'a getirdiği bu yeni sivilizasyonda zamanla Bursa'nın, Edirne'nin Türk sanat eserlerini şehrin yedi tepesini mermer âbidelerle şahikalandırdığı görülür.
Bütün bu âbidelerin serin avlularında, gölgeli namazgah başlarında, uzak hudutlara kadar uzanan tenha yollar üzerinde Türklerin derin tahayyüllerine uyarak iyilik seven kalplerinin tahassüslerinin bir eseri olarak bir çok su tesisleriyle güzel çeşmeler bulunur.
Şehirlerin su ihtiyacı ekseriyetle şehir dışı dere vesaire gibi su akıntılarından temin edilmiştir. İstanbul civarında büyük bir nehrin mevcut olmayışı, dolayısıyla suyunu bir takım derelerden temini düşünülmüş, Belgrat ormanlarındaki küçük derecikler üzerine su ızgara ve bend tesisleri yapılmıştır. Bu dereciklerden alınacak su tabiatiyle en az kirlenen noktadan ve her mevsimde suyu nisbeten en az bulanan yerlerden intihap olunmuştur. Su yoluna alınmadan evvel, yağışlı mevsimlerde havi olabileceği bir takım mevaddan da kurtarılması düşünülmüştür. Cins cins ağaçların bir yığın yüksek yeşilliklerin arasından süzülerek doğan incecik derecikler, bilhassa yağmurlu mevsimlerde kabararak, dolandıkları zeminin üzerinden sürükledikleri dal kırıntıları ve ağaç parçalarıyla toplama havuzlarını, taş galerileri tıkamamaları için bu suların akış yolları üzerine ızgaralar yapılırdı. Su ızgaraları mermerden veya demirden olurdu. Mermer ızgaralar ekseriyetle düz parmaklık şeklinde veyahutta birbirine geçmiş halkalar halinde olarak bir mermer çerçeve içinde, dereciklerin etrafına örülmüş duvarlar üzerine tutturulurdu. İmparatorluğun ilk su tesislerinde ve bilhassa İstanbul'a büyük su hayratı bırakan III. Ahmet devrinde su inşaatı bu tarz mermer yapılardan zengindir. Sonraları ızgaralarda mermerin yerini demir almıştır. Daha yüksek boyda pencere parmaklığını andıran ve kısmen içeriye doğru kıvrılan bu ızgaralar bilhassa bend sularının açık salma halindeki akıntıları üzerine konulmuştur. Her iki nevi ızgara tesislerine bendlere gelen dere ve katmalar üzerinde tesadüf edilir. III. Ahmed'in Cebeci köyü civarında yaptırmış olduğu bendlerin yıkılarak harap olmasından sonra, buradan Kırkçeşme' ye katılan eski bend sularının katma halinde akışları sebebiyle, demir ızgara tertipleri yapılmıştır. Ekseriyetle ızgara ile beraber bu dereciklerin sularını hem toplamak ve hem de aktarmak üzere ızgara civarında bir de bend havuzu tesisi kurulurdu.
Bu ufak bendlerin duvarları bilâhare yapılan tesislerde daha yükseltilmiş olduğu görülür. Bizans zamanında ufak bir sarnıç (su köşkü) tertibinde olan yerde,Fatih II. Mehmed zamanında temeli kurulan, ve III. Ahmed zamanında yıkılarak harap olmasından dolayı tekrar göğüsleme duvarı yükseltilen Büyükbend ilk Türk barajı olarak gösterilebilir. Bu mahallin kuzeyinde II. Osman devrinden kalma diğer bir bend mevcut olduğu gibi, sonraki Osmanlı hükümdarları tarafından başşehrin su ihtiyacının temini yolunda bu ormanların koyu yeşillikleri içinde mermerden bir çok Türk bendleri de kurulmuştur.
Bend sularının toplandıkları yerlerin, aşağı bir rakımda kalması bunların ancak şehrin aşağı inen yerlerinde yayılmalarına bâis olmuştur. Buna karşılık yine şehir civarında Halkalı tepelerinden ve yamaçlarından kaynayıp çıkan bir takım kaynak suları da kubbeli ve kagir odalar (maslak) içinde toplanıp, buradan künke veya galerisine alınmıştır. Bu toplama tertiplerinde suyun havi olabileceği ve topraktan sürükleyebileceği maddeleri bırakabilmesi için, künke girmeden evvel bir kumluğun arkasında yatırılırdı. Su tabakası bazen bir yol bulup toprak üstüne çıkamadığı, bir takım ince sızıntılar halinde bir boşluğun içine süzüldüğü zamanlarda, buralara bir takım dehlizler açılır ve bu dehlizlerin tabanına oyulan bir su yatağı su toplama yolunu teşkil ederdi. Muhtelif usullerle toplanan suların şehre getirilmesi ve dağıtılması bir takım tesisatın daha kurulmasını istemiştir. Suyun yüksek çıkış noktasına rağmen, şehirdeki tepeler üzerine kurulmuş dinî tesisata, yol üzerindeki çöküntülü arazide irtifaını kaybetmeden gelebilmesi için, Türkler bu gibi mahallerde Avrupalı müellifleri hayran bırakan, su terazileri kurmuşlardır. Bunlarda su künkü bu sütunların içindeki borularda yükselir. Tepedeki ufak bir hazneye dökülerek buradan aldığı irtifa farkı ile tekrar sütundan aşağı inen diğer bir künkle, yoluna devam eder. Aynı zamanda bu terazilerin üzerindeki ufak mermer hazneler delikli bölmeli olup çıkış künkü gideceği yerlere göre bir takım taksimata uğrar. Kagir duvarlı maslaklarda toplanan tazyiksiz sular ise yine kagir duvarlı kanallar vasıtasıyla dağıtılırdı. Taş galeriler ise değişik genişliklerde yapılmıştır. Kırkçeşme galerisinde olduğu gibi insanın içinde dolaşabileceği ebadda olanları ve orta bir genişlikte meselâ 40-50 m. genişliğinde veyahutta daha dar olanları da bulunurdu. Taş galerilerin icabında iç kısmını görebilmek ve makas galeri tâbir olunan ana galeriye ekseriya düz açılan katma galerilerinden gelen suları da tetkik edebilmek üzere galeri üzerinde muayyen mesafelerde baca denilen menfezler de yapılırdı. Bunların yapısında Osmanlı inşa malzemesi, yapı taşı, tuğla ve horasan kullanılırdı, bütün bu tesisler büyük bir itina ile kurulmuş olduğundan üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, hâlâ büyük bir kısmı sapasağlam durmaktadır.
Kaynak sularının miktarca fazla olmadığı ve arazinin irtifaı inişli ve çıkışlı bulunduğu bir çok yerlerde, suyunda tazyik iktisab etmiş bulunduğu zamanlarda, isale işlerinde su mimarlarına künk ve aynı zamanda levha halinde kurşundan yapılmış boruları kullanmayı icab ettirmiştir. Osmanlı Türklerinin döşemiş oldukları ve muhtelif nevi ve isimler alan künklerin üzerinden de asırlar geçmiş elmasına rağmen bir beton sağlamlığı ile günümüze kadar intikal edenleri pek çoktur. Gerek taş galerilerin örülüsünde ve künklerle suyun akıtılışında verilecek irtifam tayininde Türk ustasının ellerinde tek âletleri olan tesviye terazilerile asırlardan beri içlerinden sular süzülen o saatler süren uzun su yollarını kurup döşemişlerdir.
Osmanlı Türklerinin su mimarîsinde de Selçuk sultanları ve Anadolu Türk Beylerinin san'atındaki çiçekli kabartmalı süslü eserlerine karşılık hoş bir sadelik görülür. Bütün bu yapılar bu sadeliklerinde sanattan hiçbir şey kaybetmiş değillerdir. Nasıl ki mavi göklere beyaz bir nur huzmesi gibi fışkırmış ince minareler, güzel ve narin ise, nasıl ki mermer mevzun kemerler tatlı renklerin hülyalı gölgeleri ile süslü ise, nasıl ki mat kurşun yuvarlak kubbeler şarkın bütün esrar ve füsunu ile dolu ise Osmanlı Türklerinin sık yapraklı yüksek çınarların koyu yeşil nemli gölgeliklerinde kurdukları mermer yalaklarında billur sular tatlı bir ahenkle durup dinlenmeden akan geniş kenarlı çeşmelerde o kadar sonsuz sükûn ve hülyalar doludur. Ekseriya bir caminin dış avlusunun kapısı köşesine yahut kervanların ufuklarında kaybolduğu Osmanlı İmparatorluğunun iri taşlı yolları üzerine oturtulmuş çeşmelerde tatlı bir sadelik ve güzellik görülür. Geniş âyine taşı ekseriyetle yekpare mermer olup bunun üzerinde burmalı iri bir musluk bulunur. Âyine taşı nın üzerinde yontma beyaz taşlardan bir kemer örülüdür. Kemerin indiği istinad yerlerinde su almaya gelenlerin kaplarını koydukları birer sed ve arkada da su hazneleri bulunurdu. Hafif bir tepenin eteğine oturtulmuş kır çeşmeleri nde daima su akışı olduğu için musluk yerinde mermer bir oluk gelip geçen hayvanların su içtikleri beyaz taştan yalaklarına daima su doldururdu. İstanbul'un ilk fetih yıllarında, çeşmelerin beyaz mermer cephelerini bir kitabe süslemediği gibi banisinin de adı konulmamıştır.
Fakat klâsik devirde kitabeler yaldızlanıp genişlediği gibi Lâle, Barok ve Ampir tarzı çeşmelerin cepheleri birer bahçe gibi çiçekler, tabak ve sürahiler içinde yemişlerle süslenmişti. Türk sanatındaki düşünüş ve üslûp değişiklikleri zamanla bütün bu yapılara ayrı bir güzellik vermiştir. Dini telâkkiler Türk sanatkârına çinide yazıda işlemede tabiatın fevkine çıkan sanat harikaları yaratmasına yol açmıştır. Bu arada bilhassa Lâle devrinin saraylarında, konaklarında musluk âyine taşlarının mermerlerinin üzerleri bile o kadar güzel işlenmiş ve kabartılmıştır ki bunlar mermerden çiçeklerle dolu bir buket kadar güzel olmuştur. Zamanla Türk mimarî üslûbunda görülen düşücü sadelik bu mermer çeşmeler üzerinde de kendini gösterir, bu tesir altında eski yılların sanat ve zenginliği kaybolarak birer ufak musluk taşları, düz delikli mermer bir taş halini almıştır. Camilerin avlularında çeşmelerin, bir çok kişinin birden abdest alabilme ihtiyaçları karşısında, bir takım şekiller aldığı görülür. Ufak cami ve mescitlerin ihata duvarlarına, dayanmış taş hazneler içinde toplanan sular, onların sıra musluklarından akıtıldığı gibi, büyük camilerin (Cuma mescidi) avlularında bu ihtiyacı önleyen yüksek sanat kıymet ve güzelliğinde şadırvanlar yapılmıştır.
Bursa devrine ait mabedlerimizde şadırvanları basit kapalı bir mermer su haznesi olarak görüyoruz. Ekseriyetle dört köşe ve yüz cephesi daha uzunca olan kapalı su şadırvanlarında ufacık musluklar bulunurdu.
Camiin, mescidin iç avlusunun bir köşesinde duvara dayanmış bu mermer şadırvanlar, bazen revağın sütunlarına yakın, avlunun ortasına konulmak istenilmiş ve bu vaziyetlerde şekli de değişerek altı veyahut daha çok köşeli ve üstü bir külah şeklinde kurşunla kapalı şadırvanlar da yapılmıştır. Bunların musluklu mermer cephelerinin üzeri, ekseriyetle servi biçiminde ağaç şekilleri ve bazen de sade çizilmiş sütun hatlarla süslenirdi.
Büyük camilerde şadırvanında geniş revaklarla süslü olarak caminin iç avlusuna yaraşacak bir uygunluk aldığı görülür. Şadırvanın üstü açık mermer havuzuna orta yerinden yükselen su borusundan mermer yuvarlak yalağına mütemadiyen taşan sular, havuzunu daima dolu bulundururdu. Cami avlularının şirin kuşları güvercinlerin şadırvanın havuzuna girmemesi için üzeri kafes telle kubbeli bir şekilde kapatılır. Mermer sütunlarla tutturulan şadırvanın tatlı renkler ve yaldızlarla boyalı ve üstü kurşun kaplı saçaklarında, tavanlarında güneşten taşan tatlı akisler, taşlarda suların ıslakları, cami avlularında mavi bir aydınlık içinde cazip bir dekor yaratırdı.
Bursa camileri nin, fıskiyelerinden dökülen su taneleri, yuvarlak ufacık billurlar gibi, sakin suları üzerinde yuvarlanan mermer havuzlarını İstanbul'un muhteşem camileri içinde göremiyoruz. Fakat Türk su sanatına, su tesislerine ait bir eser olan bu dış şadırvanlara karşılık bir iç şadırvanı, mermerden sade ve güzel bir âbide halinde buluyoruz. Burada ilk defa bahsettiğim iç şadırvanlar İstanbul'da bazı büyük camilerimizde vardır. Fatih camiinin iç şadırvanı bana dış avludaki şadırvan gibi, camiin ilk yapısından kalma olduğu kanaatini veriyor. Cami içinde abdest tazelemeye ve su içmeğe yarayan bu şadırvanın su akmasında bir arızayı önleyecek haznesini de doldurmak üzere cami altında evvelce açılmış kuyudan su çeken demir kollu bir de tulumbası mevcuttur.
Türk sanatında başlı başına bir varlık teşkil eden çeşmelerin yanında suyun bir «aziz» gibi takdis edildiği devirlerde kurulan su hayratları arasında zarif Türk sebilleri de görülür. Bunlar çeşmelerin daha incelmiş, dantela gibi örülmüş birer su içme tesisleridir. Zamanla Osmanlı Türklerinin mimarî tarzları ndaki değişiklikler yukarda işaret ettiğimiz gibi su yapıları üzerinde de daima görülmüştür. Bilhassa çeşme ve sebillerde bu inkilâplar çok güzel müşahede olunur. Ekseriyetle yuvarlak ve yarım yuvarlak olan ve bazen de köşeli yapılmış olan sebillerin yanında bir de çeşmeleri bulunur. Bunlar ya tek bir çatı altına girmiş veya başka bir binaya, bir yapıya katılmıştır. Ekseriyetle ayrı mermer yuvarlak kaideye yine mermerden işlenmiş bir istinad duvarı üzerine mermer sütunlar yükselir ki, bunlar aşağı kısımlarında istinad duvarları içine gömülmüştür. Bu sütunlar üzerinde zarif kemerler atılmış ve sütunların arası bronzdan geniş delikli bir dantela gibi işlemeli parmaklıkla örülmüştür. Kemerlerin oymaları üzerinde altın yaldızlı yazıları mermer korneşleri, renkli işlemeli güzel saçaklar gölgelendiren üstü kurşun kaplı bir çatı bulunur. Bu çatıyı bir çok ufak, bazen tek bir kubbe kaplar. Sebiller ekseriyetle daima dinî tesisat yakınında yapıldığından bunları da büyük mabedlerin civarında aramak doğru olur. Fakat Fatih Külliyesinde maalesef böyle bir tesis bulamıyoruz. Aynı devrin Mahmud Paşa sitesinde de bir sebile tesadüf edemiyoruz. Fakat eski Vakıf Sular kayıtlarında Halkalı sularına ait bir kayıtta, «Mahmud Paşa camii avlusundaki şadırvanla sebilinin suyuna ait bir katma» görüyoruz.
Su tesislerinin arasına bir sağlık ve sosyal yapısı olan Türk hamamları nı da koymak icap eder. Osmanlı Türkleri başşehirlerini daha Bursa'dan Edirne'ye geçirdikleri zaman bir hamam yapı bilgisini de beraber götürmüşlerdi. Osmanlılerın ilk hamamı Bursa'da 1336 da Orhan Bey tarafından yaptırılmıştır. Edirne'de de camiler, kasırlar, köprüler, darüşşifalar, çeşmeler vesaire dinî ve sosyal bir çok tesisat vücude getirilirken müteaddit Türk hamamları da yapılmıştı. Esasen Osmanlı Türkleri bu işlerde o sıralarda yıkılmak üzere olan Ayasofya için Türklerden mimar isteyen Bizanslılara, arzı iftikâr edecek bir durumda değillerdi. İslâm dininin önderleri olan gerek Konya Sultanları ve gerek Osmanlı Padişahları temiz olmayı emreden dinin baskısı altında bilhassa başşehirlerinde, vücudu daima temiz bulunduracak hamamların yapısına büyük bir önem vermişlerdir. Bundan anavatanın ve Rumeli'nin büyük şehirlerinde günümüze kadar sağlam kalmış bir çok hamamlar görülür.
Fetihle beraber Türk hamamı mimarîsi de İstanbul'a girmiştir. İstanbul'da ilk yapılan hamamlar hakkında Evliya Çelebi der ki: «İstanbul'da eskiden kalma Azaplar hamamı, Tahtap hamamları vardı. İstanbul'da Osmanlılar elinde ilk yapılan hamam Fatih'in binagerdesi olan (Irgat hamamı) dır ki hüddamı sarayın gasil ve tathirine muhassas idi. İkinci hamam (Azaplar hamamı) dır ki, kefere tarzı mimarîsinden tahvil ile İslâm âdabı üzere yapılmıştır. Andan sonra (Vefa hamamı), (Eyyüp hamamı) bina olunmuştur. (Çukur hamam) ise bundan sonra yaptırılmıştır. Bu hamamların levazımı Fatih evkafından tesviye edilir.» Irgat hamamı için Seyahatnamenin diğer bir yerinde Evliya Çelebi şunları ilâve eder: «Bizzat kendileri için tarz-ı Rûm'da bir cami inşasına suru' ettikte iptida Karaman çarşısı içinde Irgat hamamını kırk günde bina etti ki cümle ammâl her gün gasledüp badehu hizmet edeler. Hâlâ Irgat hamamı namı ile şöhret şihardır.»
«Fatih'in yaptırdığı hamam gayet müsenna-ı-derûn olduğu gibi diğer hamamlardan dahi büyüktür. Sadece camekânı beş bin adam alır. Yüz on kurnalıdır. Nısfı bölünüp keçecilere tahsis edilmiştir.»
Evliya Çelebi şehir içinde ve dışındaki hamamların ismini saydıktan sonra zamanında hamam miktarlarını şöyle tesbit ediyor: «İstanbul'un enderun ve birununda yüz elli bir hamam vardır. Amma hakir Mısır, Habeş, Sudan diyarlarında seyahat ederken İstanbul'da on yedi hamam daha bina edilmiştir ki, manzurum olmadı. Amma bu söylediğim hamamların hepsini seyir ve temaşa ettim. Bunların tarz-ı bina ve suret-i tarhını ayrı ayrı yazsak Seyahatnamemiz uzar. Sadece bu hamamlardan Fatih'in yaptırdığı Çukurhamam gayet müsenna ve ruşen olduğu gibi diğer hamamlardan da büyüktür."
«Yukarda zikrolunan yüz elli bir hamamın Küçükpazar'daki Mehmed Paşa hamamı'ndan başka hepsi çiftedir. Sadece bu hamam öğleye kadar kadına, öğleden sonra erkeğe açılır. Buna göre İstanbul'daki bütün hamamlar üçyüz iki olur vesselam. Gerçi İstanbul gibi bir sevad-ı-muazzamda bu kadar hamam az görülür. Fakat ekser vüzera ve ayan ve kibar konaklarında hususî hamamlar vardır ki eğer bunlar da sayılacak olursa, mecmuu ondört bin beşyüz otuz alüz hamam olur.»
Şöhretli seyyahımız Evliya Çelebi'nin yukarda ilk vermiş olduğu rakkamların izam edilmemiş olduğunu fetihten yetmiş iki sene sonra İstanbul'da oturmuş Gyllius'un «De Topographia Constantinopoleos» unda yüzden fazla (bain public) yani çarşı hamamlarının bulunduğunu bildirmiş olmasından da anlıyoruz. Gyllius'un kitabında tarif etmiş olduğu hamamları bu günkülerin aynıdır. Hamamlarda başlıca dört mühim kısım vardır: soyunulacak yer (opoditerium), soğukluk (tepidarium), asıl yıkanılacak sıcak kısım (calodarium) suyu ve hamamı ısıtan külhan kısmı (hypocauste).
İstanbul'da ilk yapılan ve elli altmış sene evveline kadar sağlam kaldığı bildirilen Fatih Külliyesi civarındaki Irgat, Karaman hamamından ve yangınlarla harap olan Fatih'in diğer hamamlarından maalesef bugün hiçbir eser kalmamıştır.
Dini, sosyal ve sağlık bakımından büyük ihtiyaçları karşılıyan su tesislerinin muhafazası ve idameleri bunlara bakacak bir teşekkülün de lüzum ve ihtiyacını göstermiş, İmparatorluğun üçüncü başşehri olan İstanbul'da bu kontrol, devrine göre en mütekâmil bir şekil ve kadroda, bir Su Nazırlığına sahip olmuştur. Sarayda her şeyden evvel padişahın hizmetinde bulunan Su Nazırı, evvelâ hükümdarın suyunu temin ile mükellefti.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinin ilk cildinde Saray-ı atikin âb-ı hayatını methederken bu hususta kısa olmakla beraber kıymetli bilgiler verir: «Ebül feth Mehmed Han Sahibü'l-tabı' bir padişâh-ı zişan olmakla (eya İstanbul'un hanki suyu lâtiftir) deyu cümle hükemasını cem ile sual buyurdular. Anlar dahi Eski saray dahilinde olan ayn Şemunun hafif ve mutedil seriü'l-hazım bir âb-ı hayat buldular. Ve bundan gayri aynların âb-ı safilerini beşer mıskal olmak üzere penbelerle beraber veznediip mevzun pembeleri veznolunmuş âb-ı rakiklere ilka edüp mezkûr penbeler beşer mıskal suları hazf ile bilâahire penhelerin güneşte kurutup cümle penbeler veznedildikte ayn Şemundan ıslanan penbeler hepsinden hafif gelmekle kavlü hükema gayet lâtif su olduğundan Ebül feth hazretleri daima ol âb-ı lezizden nuş eyler idi. İlâ hezale'l-an cümle padişahlar andan miş ederler ki Kilercibaşı ve dış Sakabaşı taraflarından üçer adam beher yövm altı kişi üç şişhane yükü yirmişer kıyye gelir gümüş güğümlere ot âb-ı nabdan lebberleb edüp Su Nazırı huzurunda Kilercibaşının muiemed aleyh adamlarının mühürü ile kırmızı balmumu ile mühürlenip Pâdişâha getirirler.»
Su Nazırlığı kurulu nda suyolcu esnafı kadronun esasını teşkil ediyordu.
Suyolculuk (rah-ı âblık) işi ise çok eski bir tarihe sahip bulunuyordu. Fatih II. Mehmed vakfiyesinde:
«On nefer hüddam rah-ı ab tayin buyurmuşlardır ki her biri ince ve sufufu ahvaline şuur ve vukuf sahibi ve umuma meremet ahvalinde hususu emrü ıslâh tariki madde ve kurşun ıslâhı umurunda san'atının galibi dolap hamamatı İslâhata mahareti sütuhu ebniye-i hayratı ve meremet sair musakkaftan ve musattahatta fenninden şöhreti olan» denilmektedir.
Fatih'in «Kanunname-i Ali Osmani» sinde de rah-ı âblar a dair kısa bir yazı bulunur: «Konya bağlarının her dönümüne otuz akçe alınır imiş. Evailde mirablığı mukataaya alan ki-mesne bağlara su varacak vakitte şehirlüler ittifakile emin adamlar çıka-rup su kısmetine mütevelli kılınur-nıuş. Her dönümüne evailde dörder akçe mirablığı resmi alınur imiş, sonra su kısmetine âmil gendü mütevelli olup resimde asıl kanundan tecavüz ederler imiş ve hem bağların su varacak vaktinde tertipleri var imiş. Ziyade resim veren kimesneye nöbeti gelmeden nöbet verürler imiş. Su az olduğu yıllarda sonra hadis olan bağlara zarar olacak iken kadim bağlara ki hakkı şurb anlarundur, anlara zarar olur imiş. Öyle olsa yine evvelki gibi şehürlü ittifakile emin kimesne-ler mütevelli nasb olup suyu kısmet etmek emrolundu. Ta ki kimesneye zarar olmaya, sonra hadis olan bed' ve ref olundu ve mir'âblık amele alan kimesne bazı kimesnelere bostan ek-dürüp sülüs hasıleyn gendü alup sü-lüsanını bostancı almak kavi eyler imiş. Bu sebeple bağların hakkı şurbü zayi olurmuş. Karamanoğlu zamanında mezkûr suyla üç bostan sularlar imiş, birisi Dizdar ve birisi Hatun ve birisi dahi Mevlâna Celâleddin hazretlerinin türbe-i mutahharası için eklenür imiş. Bakisi bağlara ve çeşmelere ve hamamlara sarf olunurmuş ve Cem Sultan kal'eden taşra bir köşk yapup asıl sudan köşküne gelmeye bir mikdar su olup köşk havalisinde bağ dahi ederler imiş. Sonra ol bahane ile köşke nazır olan kimesneler ol sudan çok su olup yolda bostanlar ihdas edüp harç ederler imiş. Müslümanların hamamlarına ve çeşmelerine hayli noksan ve zarar olur imiş. Öyle olsa mir'âb olanlar ve köşke nazır olanlar men olunup âdeti kadimden tecavüz etmeyeler ve esleymanı kadı-i şehir olan dergâhı muallama arz eyleye.»
Ta o tarihlerden itibaren suyolculuk berat ve hüccetlerle babadan evlâda intikal eden bir sanat halinde son yıllara kadar devam etmiş ve bu suretle Türk su bilgisinin muhafaza ve inkişafında büyük bir rol oynamıştır. Suyolcular baktıkları hayratın sahibinin mevkiine göre de isim alırlardı. Hükümdarınkine bölükbaşı, vezir vesaire gibi zevatınkilere de usta denilirdi. Bunların yanlarında işlerinin genişliğine göre miktarı değişik olmak üzere suyolcu kalfaları ve çırakları bulunurdu. Su Nazırlığı Kurulunun ödevleri arasında sarayın su meselesi esası teşkil etmekle beraber şehrin içinde ve dışında yapılacak bütün su tesisatıyla alâkadar olurlar, su yollarının güzergâhlarını tayin eder, malzemenin hesaplarını yapar, gerek künklerin döşenmesi ve gerek galerilerin örülmesiyle meşgul olurlardı. Bundan başka mevcut su yollarını ve bendleri muhafaza etmek, yollar üzerinde suları kirletecek ve hali bırakılmış toprak kısmı üzerinde herhangi bir müdahaleyi önlemek, hayrata verilen suların miktarını takdir ve bunların taksimine nezaret etmek vazifeleriydi.
Su Nezareti mensupları yalnız şehir içi ve dışındaki su tesislerinin yapı ve bakımlariyle meşgul olmazlar, aynı zamanda — Hazine-i Evrak vesikalarında görüldüğü gibi hassa mimarlarının maiyetinde Osmanlı İmparatorluğunun ordularının seferlerinde şerefli hizmetler görürlerdi.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
şantiyelerde malzeme zayiatı ve önleme yolları
17/3/2009
ŞANTİYELERDE MALZEME ZAYİATI VE ÖNLEME YOLLARI
Herhangi bir imalatta, kabaca % 70-80’inin malzeme olduğunu kabul ve biraz abartarak bunda da %20 zayiat verdiğimizi varsayarsak, genel imalat bedelinin % 15’i, yani tüm işçilik tutarının yarısını aşan rakkamlarla karşılaşırız. Sadece bu kaybı, ya da hiç olmazsa yarısını önlemenin bile bir şantiyeyi zarardan kara geçirebileceği düşünülürse, bu konunun kapsamı ve önemi daha iyi anlaşılır.
Öte yandan bu zayiat hesaplarının sürekli yapılması geleceğe bir ışıktır. Nerelerde ve ne kadar zayiat yapıldığının bilinmesi, yeni teklifler için fiat oluşturmada önemli yararlar sağlayacaktır.
Şantiyelerdeki malzeme zayiatı genellikle :
- Teslim alma, depolama ve korumada özensizlik,
- Kullanmada israf,
- Hatalı imalat kayıpları, olarak üç ana kalemde toplanmaktadır. Sıra ile açıklayalım:
1.TESLİM ALMA, DEPOLAMA VE KORUMADA ÖZENSİZLİK
1.1 Şantiyelerdeki malzeme zayiatının çoğu, hiç olmaması gereken yerde, daha teslim almada başlıyor. (Noksan,kalitesiz ve de yanlış teslim almalarla, şantiyenin gider hanesini kabartmamak için)
Demir, saç vb. malzemeyi kesinlikle tartarak;
Adetle belirli malzeme ve techizatı sayıp, irsaliyeye göre kontrol ederek;
Kum, çakıl, mıcır, taş vb. malzemeyi, boşalmadan kamyonda ölçerek teslim almalı;
Kazan, tank, hidrofor vb.ağır ya da diğer nazik malzemenin taşıtlardan indirilmesinde hasara uğramamaları ya da diğer nazik malzemenin taşıtlardan indirilmesinde hasara uğramamalarına özen gösterilmelidir.
Mesai saati dışı, göz kararı malzeme teslim alınmamalı, sevklerde nakliyeciler, malzemeyi şantiyeye ancak mesai saati içinde teslim edebileceği hususunda gereğince uyarılmalıdır.
1.2 Depolamaya gelince, ne yazıkki çoğu şantiyelerde bugün, malzemenin sadece (girdi-çıktı) kayıtlarını tutacak değil, cinslerine ve özelliklerine göre depolayacak bilgi ve yetenekte ambarcılar çok az bulunmaktadır.
Hatalı depolamadan meydana gelecek zayiata ek olarak şantiyenin, gerektiğinde elindeki malzemenin adet ve miktarını kolayca sayıp ölçmemesi ve aradıklarını bulamaması nedeniyle iş duraklamaları ile mükerrer sipariş harcamalarından kaçınabilmesi için malzemenin her an kolayca sayılıp, ölçülebilecek; rahatça alınabilecek ve bir kısmı alınırken kalan kısmı zarar görmeyecek; zaman ve hava etkileri ile dağılıp bozulmayacak şekilde, cinslerine ve karakterlerine göre, yetkililerince bilinçli depolanmalıdır.
Açıkta depolamada tuğla,kiremit, eternit vb.malzemelerle, saç vb. madensel ve de nazik malzeme ve imalat için, çok el değiştirmeden kullanılabileceği yerlere yakın, taşıt ve inşaat makinalarının çarpıp ezemiyecekleri alanlar seçilmelidir.
1.3 Bir de hırsızlık zayiatı olabiliyor, şantiyelerde. İçerden olsun dışardan gelsin, bir kısım malzemeyi satmak amacı ile çalıp götürenlerle, şantiyede çalışanlardan bazılarının kendi kişisel gereksinmeleri için bazı şirket malzemesini alıp götürmelerinin zayiatı...
Kurşun boru gibi, kablo gibi, vana ve musluk gibi, kolay çalınabilir malzeme özellikle önemlidir ve gereken önlemler alınmalıdır.
Ancak bu çeşit zayiatın olası tutarını iyi tahmin etmelidir ki hırsızlığı önlemek için alacağımız önlemlerin harcamaları, olası hırsızlık bedeleni geçmesin.
Bu cins zayiatı önlemek için şantiyenin etrafını kesinlikle çevirmeli, kıymetli malzemeyi kapalı ve kilitli yerlerde korumalı, şantiyeye giriş ve çıkışı bekçili tek kapıdan yapmalı ve iş saatleri dışında şantiye içinde bulunmayı yasaklamalıdır.
2. KULLANMADA MALZEME İSRAFI
Kullanmada malzeme israfı, genellikle ve özet olarak işçinin mal kıymeti bilmemesi ile yaptığı işin sonuçlarını düşünmemesi ve de özellikle götürü işçilik olarak yaptığı işlerde, işçilikten kazabilmek için malzemeyi feda etmesinden oluşmaktadır. Şöyle ki:
2.1 Usta, (Kırılırken tuğladan çıkan sesten hoşlanır da ondan derler) örneğin, duvar örerken gereken parça tuğlayı aramaz da eline aldığı ilk sağlam tuğlayı, malanın keskin kenarı ile kırar, bir parçasını kullanır, diğer kısmı ufalanır gider. Aynı şekilde imalattaki yerine göre kullanılmak üzere kısa boy keresteyi aramaz da büyük boyları kesip parçalar. Ustaların yanına parça tuğla ve taş vb. ile özellikle kısa ve çeşitli boyda keresteyi önceden getirmeli ki tam ve büyük boyları ziyan etmasinler. Demirlere gelince, biribirinin parçalarından yararlanabilmek için, kesime başlamadan, kesinlikle listelenmeli, parçalar kutur ve boylarına göre kolay alınır şekilde tezgah yanına dizilmelidir.
2.2 (Usta çivi çalmaz, ama yere düşeni de almaz! ) diye bir söz vardır ve doğrudur. Dikkat edin, herhangi bir usta bir yere çakarken çivi yere düşse kesinlikle eğilip almaz, torbasından bir yenisini çıkarır.Gene, özellikle götürü işlerde, kullanılmış kerestenin çivilerinden , ancak keseceği yere rastlayanını çıkarıp yere atar, kalanlarını birer keser vuruşu ile olduğu yerde ezer bırakırlar. Böylece yerler, yeni ve eski, kerestelerin üzeri ezilmiş çivilerle doludur. Olasılığı varsa işçilik ihalelerine çiviyide katmalı, yoksa bir ekiple kerestelerdeki çivileri çıkartıp toplatmalı, götürü olarak doğrultturarak yeniden kullanılmalıdır.
2.3 Kalıp ve iş iskelesini sökerken meydana gelen kereste zayiatı da çok önemlidir. Söküde harap olmaması için (ve de kalıp kurulurken seviye ayarlama kolaylığı bakımından) dikmelerin altına çift kama koymak; iskeleleri yıkarak değil, teker teker elemanlarını alarak sökmek; Yüksek katlardaki kalıp malzemesini aşağı atmak değil de indirmek yolu ile, kereste zayiatı azaltılabilir.
2.4 Malzeme zayiatının önemli bir kısmı da harç zayiatıdır. Harçların toprak zeminde hazırlanarak, ya da kullanılacağı yerde (teknik bakımdan da hatalı olarak) toprak zemine dökerek zayiat vermemek için beton bir zemin hazırlamalı, ya da taşınabilir saç plakalar kullanılmalı; arabaların fazla doldurulması ya da araba yol ve iskelelerin düzensizliğinden meydana gelen sağa sola saçılmaların, betonları kalıp içine dökerken dışarı taşmaların, kalıp ve kalıp taşıyıcı iskelelerinin yapımına özen göstererek oturma ve şişme nedenleriyle gereksiz beton sarflarının önlenmesi; iş saati sonuna kadar kullanılabilecek ve de ancak kullanılabileceği yer kadar beton ve çimentolu harç hazırlayarak, iş saati ya da imalat sonunda harç artmamasına dikkat edilmesi; Elektrik kesilmesi, yağmur vb. durumlarda hazır beton harcının ziyan olmaması için uygun bölümlerde yedek beton dökme yerleri, yedek benzinli ekipman ve örtü malzemesi bulundurulması yolları ile bu çeşit malzeme zayiatının da hiç değilse azaltılması sağlanabilir.
2.5 Şantiyelerde genellikle kimsenin eli, kapamak için elektrik anahtarı ve su musluklarına gitmez. Akaryakıt, elektrik ve su harcamalarına da dikkat edilmeli, arızalı su tesisatı derhal onarılmalıdır.
3. HATALI İMALAT KAYIPLARI
İmalat hataları kalitesiz işçiden daha çok, şantiyenin ihmali ve kontrol noksanlığından ileri gelir. Bunun neden olacağı zayiatın yanında yıkma ve hatalı işlerin utancından da kurtulabilmel için:
3.1 İmalata geçmeden önce Mimari, Betonerme/Çelik ve Detay projelerinin birbirleri ile uygunluklarının yanında bunların Tesisat, Elektrik ve Montaj projeleri ile uygunlukları da önemle sağlanmalıdır. Çeşitli tesisat delik ve boşlukları, montaj delikleri, tesisat ve su kanalları, makina kaideleri, ankraj delik ve plakalarının projedeki durumları özenle incelenmeli, özellikle kaideler ve delikleri olanağınca katalogları ile de karşılaştırılmalıdır.
3.2 Sonradan oyma, delme ve krmalara neden olmamak için beton dökmeden önce, ankastre elektrik tesisatının döşenmiş, gerekli tesisat deliklerinin, geçiş parçalarının, ankraj plaka ve cıvatalarının, sonradan rahatça çıkarılabilecek şekilde hazırlanmış delik takozları, dilatasyon ve derz çıtalarının tam yerlerine ve tümüyle konmuş bulunmalarına dikkat edilmelidir. İleride yerlerinden çıkarılmaları çok zor ve masraflı olacağından, ahşap takoz ve çıtalar beton içinden zamanında, ancak beton kenarları hırpalanmadan çıkarılmalıdır.
3.3 Sonradan neden olunacak yıkma, tadil. Tamir, temel ve zemin dolguları, sıva ile düzeltmeler vb. işlerden kaçınabilmek için, sonradan değil, iş sırasında kontrol edilerek:
-Temellerin, gereğinden derin kazılmamasına, dolguların son derecede iyi sıkıştırılmasına dikkat edilmelidir.
- Kalıpların ipinde, şakulünde ve terazisinde yapılması sağlanmalıdır.
- Duvarların ipinde, şakulünde ve gönyesinde yapılmasına, tuğla/briket sıralarının yatay; Kapı ve pencerelerin yerlerinde, kenarlarının şakülünde olmasına özen gösterilmeli, kapı-pencere açıkları projeden 1-2 cm. geniş tutulmalıdır.
- İzole iyice kontrol edilmeden, üzerine ve dışına yapılacak imalata başlanmamalı, sonraki imalat sırasında izolenin bozulmamasına özen gösterilmelidir.
- Boya işlerinde katalog ve örnek renklere uymaya dikkat edilmeli, tamamenn mutabık kalınmadan ve her iş bitmeden son katlar vurulmamalıdır.
- Bir yer tamir edilirken işçilerin bir başka yer ya da işi bozabilecekleri hatırdan çıkarılmamalıdır.
3.4 Uygulamada hiç bir zaman hafızaya güvenmemeli, bir işe başlamadan ve de bir soruda kesinlikle şartname ve projeye bakmalıdır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
beton kanallar ve bacalar
17/3/2009
Zemine gömülü beton kanallar su sızdırmaz olmalı, 30 m.den uzun boylarda sızdırmaz ekler yapılmalıdır.
İçlerine su girmesi olası ise boyuna eğim gerekir. Bu su az olabilecekse kanal tabanına verilecek bir yan eğim yeterli olabilr. Daha çok su girebilecekse tabanın bir yanına yeterli boyutta bir kanalcık yapılır. (Gömülü kanalların dıştan iki kat bitümle korunması iyi olur, en alt kot drenaja bağlanmalıdır)
Üst ağızları da tamamen betonarme, kapalı kanallara en çok 30 m. de bir giriş kapağı/ baca yapılmalıdır. (Girişlerden içeriye tam boy boru sokulabilmelidir)
Kanal kapakları kanal üzerine tam oturuyorsa yan perdeler en az 10 cm. dişli oturuyorsa en az 15 cm. olur. (Diş kenarına köşebent konması yararlıdır)
Gereken yüksekliğe, gereken eğimi sağlayacak şekilde kablo rafı ya da boru konsollarının tespiti için demir ankrajlar uygun aralıklarla tabandan kapak altına kadar düşey tek parça olarak konur.
2. BETON BACALAR
Dikdörtgen beton bacalar yol ya da bir yapı kenarlarında ise, bir kenarı yola/yapıya paralel tutulur.
Baca içine su girmemesi için yanlarının zeminden bir miktar yüksek tutulması gerekir.
Bir metreden derin bacalara iniş basamakları şarttır.
3. KANAL VE BACA KAPAKLARI
Kanal tümüyle toprak içinde ise kapaklar B.Arme olur. Bu kapaklar yanlara çimento-kireç karışımı yumuşak bir harçla oturtulur. Ayrıca kapak aralarından su girmemesi için önlem alınmalıdır.
Üstü zeminle bir düzeyde olan kanalların kapakları beton ya da çelik olabilir. (Beton olanların yüzeyleri tirfil perdahından biraz sonra demir mala ile basılarak iyice düzlenmelidir)
Gerekli kaldırma kulpları ayağı takılmamaları için gömme olarak yapılır. 4-5m.de bir kapağa kulp yapılması yeterlidir. Çelik kapaklara kulp konmayabilir. Tamamen toprak altında kalan kapak kulpları çıkıntılı ve sabit olarak yapılabilir, paslanmamaları için önlem alınmalıdır.
Kanal dişlerine oturuyorsa, beton kapak yanlarına köşebent konmasında yarar vardır. (Köşebent konmuyorsa köşelere hafifçe pah yapılmalıdır).
Çelik kapaklar ızgara değilse, ayak kaymaması için baklavalı saçtan yapılır, çökmemeleri için yaterince kuşaklanmalıdır.
Yanyana kapakların destek bakımından birinin diğerine oturması yararlı olur.
Kanal içine yüzey suyunun girmemesi gerekiyorsa kanal yan köşebentleri bitirmiş döşemeden en az bir kalınlık payı yüksek tutulur. Su konusu yoksa kapak üstü bitmiş döşeme ile bir yüz yapılır.
Izgara kapaklar başkaca teknik bir zorunluk yoksa en uygunu galvanizlenmelidir. Aksi halde atölyede daha paslanmadan astarlanıp en az bir kat boyanmalıdır.
Beton/çelik yuvaya oturmayan kapaklar yanlardan taşıp baca kenarı betonu ya da köşebendi üzerine kıvrılmalıdır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı